Atatürk’ün Vizyonuyla Modern Türkiye: Bilim, Kadın Hakları ve Eğitim
iyihisset
10 Kas 2025
Atatürk, çağının ötesini görebilen, okuyabilen ve buna göre adımlar atan büyük bir liderdi. Sadece ülkemizde değil, başka ülkelerde de tarih kitaplarına konu olan, en bilinen liderlerin hayranlık beslediği eşsiz bir dehaydı. O’nu kaybedişimizin üzerinden 86 yıl geçmesine rağmen hala ilkelerine, fikirlerine ve hayallerine sadık kalmamızın bir sebebi de ileri görüşünde saklı. Şimdi senin için bu vizyonu, bugün her şeyden çok ihtiyacımız olan üç ana eksende anlatalım.
Ufkun Ötesini Görmek
Araba kullanan bir sürücü düşün. Uzak bir varış noktasına doğru giderken sence, sadece araba kullanmayı biliyor olması yeter mi? Aslında hayır. Uzun yolculuklarda şoförlük yapmak için kullandığı aracı tanıması, gideceği rotayı çizmesi, kendi dışında kalan tüm etkenleri hesaba katabilmesi, beklenmedik durumlarda ne yapacağını bilmesi de gerekir. Aksi halde, en ufak bir engel bile gideceği yere varmaktan onu alıkoyabilir.
İşte, Atatürk de hedeflerine doğru bu donanımla yol alan bir liderdi. Sadece gelecek için hedefler koymakla kalmıyordu, bu hedeflere ilerlemek için yapılması gerekenler için tarihte olup bitenlerden kazandığı iç görüyü eşsiz bir vizyonla okuyordu. Titizlikle çözümleyip geleceğe doğru milim milim yol alıyordu.
Sadece askeri zekası değildi O’nu parlatan, bilimsel düşünceye, cinsiyet eşitliğine ve en çok da eğitime inanmasıydı. Tüm bunları devletin omurgasına yerleştiriyordu. Tüm dünya “modernleşme” kavramını anlamakla boğuşurken O, bunu içselleştirmiş ve kuracağı devlete giydirmeyi başarmıştı.
Kendi dönemini aşan bir uzgörü ile hareket ediyor, kişilerden çok kurumlara, duygusal boğuşmalardan çok akıl ve mantığın çıktılarına inanıyordu. Bağımsızlığı her şeyin önüne koyduğu gibi reformları da bu bağımsızlığın her daim yeşereceği bir ekosistem gibi gerçekleştirdi: Dil ve tarih ile zihinsel özgüven, milli bellek; sanayi ve ekonomi ile maddi güç, üretim; kadın hakları ile toplumsal dinamizmi amaçlayıp buna göre adımlar atmıştı. Şimdi bu üç vizyona yakından bakalım.

Bilim: Duygu Değil, Akıl ve Mantık ile Bilime Dayalı Bir Devlet Hayali
O dönem için bilimin kendisinde bile bugün gördüğümüz bir hız ve ilerleme yoktu ama gerekliliği kaçınılmazdı. Bunu bilen Atatürk, bilimin kendisini karar alma mekanizmalarının temeline yerleştirecek şekilde hareket etti. 1930’larda bilim alanında atılan adımlar, bilimin kurumsallaştırılması, bugün hala taşıyıcı kolonlarımızı oluşturuyor.
1931 yılında kurulan Türk Tarih Kurumu ve 1932 yılında kurulan Türk Dil Kurumu, ulusal kimliğin tartışmalar ve çatışmalardan çıkacak olan bulanık sonuçlar yerine belge ve yönteme dayandırmanın, yani “kanıt” sunmanın iki güçlü aracı misyonunu taşıyordu.
1933 yılında yapılan Üniversite Reformu sayesinde yükseköğretim, çağın ölçütlerine uygun olarak belirlendi. Bilimsel özerklik, liyakat ve araştırma kültürü güçlendirildi. Kurumlar ve bilimsel temele oturan işlevleri, önemli bilim insanlarının ülkeye davet edilmesiyle stratejik bir gelişim süreci içinde ilerledi.
Yine 1933 yılında Sümerbank’ın, 1935 yılında ise Maden Tetkik ve Arama’nın kurulmasıyla kalkınmanın temelini veri ve teknolojiye dayandırdı. Tüm bunlar ışığında Atatürk’ün bilimi “gelişmiş toplum resmi” çizmek için değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağ atlatmak için üretim bantları, derslikler ve mevzuatlara yerleştirildiği açıkça görülebiliyor. 
Kadın Hakları: Toplumun Tam Gücüne Ulaşabilmesi
Bir toplumda kadınların bir azınlık olarak görülmesi hiçbir çağda kabul edilemeyecek bir düşünceydi. Geçmişe baktığımızda bunun pek çok örneğine rastlıyoruz ancak Atatürk’e baktığımızda bu düşüncenin asla yer bulmadığını görüyoruz.
Toplumun önemli bir kısmının dışarıda bırakılması Atatürk için asla söz konusu olamazdı. Bu, ilerlemenin önündeki en büyük engellerden biri olurdu. Bu yüzden hukuki dil değişti ve 1926 yılında yürürlüğe giren Medeni Kanun’da aile hukuku eşitlik temeli üzerinden yeniden tanımlandı. Etik eşlilik, boşanma ve miras gibi konular, kadın haklarını gözetecek şekilde yerleştirildi.
Siyasal cephede de durum farksızdı. Birçok ülkeden önce Türkiye Cumhuriyetinde, kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır: 1930’da belediye seçimleri, 1934’te ise genel seçimlerde kadınlar da hakkını kullanmaya başlamıştır. Atatürk, bu konuda da çağın ilerisinde bir adım atmıştır.
Atatürk, kadınların savaştaki varlığının, özgür bir ülkede de devam etmesinden yanaydı. Bu yüzden onları hassasiyetle değil, yurttaşlıkla değerlendiren bir bilinçle cinsiyet eşitliğine yaklaştı. Kız çocuklarının eğitim görmesi, tüm kadınların meslek sahibi olması, kamusal hayata katılmaları, ekonomik özgürlükleri ve daha pek çok konuda güçlü bir altyapı kurdu.
Bugün siyasette, sporda, sanatta kazanılan her başarı, o gün O’nun attığı adımlar sayesinde gerçekleştirilmektedir.

Eğitim: Bir Ülkenin Can Damarı
Parçalanmış olan eğitim, 1924’teki Tevhid-i Tedrisat Kanunu sayesinde sistemli ve bütüncül bir boyuta getirildi. Cumhuriyet okulları, ortak yurttaşlık bilinci ve bilimsel yöntemler ekseninde yeniden şekil aldı. 1928 yılında yapılan Harf Devrimi ile okuryazarlık bir anda erişilebilir halde geldi. Bununla birlikte millet mektepleri kamusal aydınlanmanın artmasında, halkevleri ise yaşam boyu öğrenme disiplininin kazanılmasında rol oynadı. Hatta Atatürk’ten sonra, 1940 yılında kurulan Köy Enstitüleri de yine bu yaklaşımın etkisi ile ortaya çıkmıştı.
“Başöğretmen” olan Atatürk, asla ezberci bir sisteme inanmamıştır. Üreten insanlara inanan vizyonundan bakınca müfredatı aktarmak yetersizdi, toplumu inşa eden bir donanımın da olması gerekiyordu. Bu yüzden ilkokulda uygulamalı öğrenme, liselerde laboratuvarlar ve üniversitelerde ise araştırmalar vardı. Eleştirel akılların çoğalması demek evrensel çözümlerin üretilmesi demekti.

Eğitim: Bir Ülkenin Can Damarı
Parçalanmış olan eğitim, 1924’teki Tevhid-i Tedrisat Kanunu sayesinde sistemli ve bütüncül bir boyuta getirildi. Cumhuriyet okulları, ortak yurttaşlık bilinci ve bilimsel yöntemler ekseninde yeniden şekil aldı. 1928 yılında yapılan Harf Devrimi ile okuryazarlık bir anda erişilebilir halde geldi. Bununla birlikte millet mektepleri kamusal aydınlanmanın artmasında, halkevleri ise yaşam boyu öğrenme disiplininin kazanılmasında rol oynadı. Hatta Atatürk’ten sonra, 1940 yılında kurulan Köy Enstitüleri de yine bu yaklaşımın etkisi ile ortaya çıkmıştı.
“Başöğretmen” olan Atatürk, asla ezberci bir sisteme inanmamıştır. Üreten insanlara inanan vizyonundan bakınca müfredatı aktarmak yetersizdi, toplumu inşa eden bir donanımın da olması gerekiyordu. Bu yüzden ilkokulda uygulamalı öğrenme, liselerde laboratuvarlar ve üniversitelerde ise araştırmalar vardı. Eleştirel akılların çoğalması demek evrensel çözümlerin üretilmesi demekti.
